Atatürk diyor ki :

"Bugün hepimize düşen ortak görev; ulusal değerlere, bilince, Cumhuriyet'e sahip çıkmak, Çanakkale'yi, Kurtuluş Savaşı'nı kazanan ruhu korumak ve bu bilinci gelecek kuşaklara aktarmaktır."

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

Dünya Rus İmparatorluğu'nun, merkezi impa­ratorluklara karşı İngiltere ve Fransa'nın yanında yer alarak, 1914 Ağustos'unda Birinci Dünya Savaşı'na girmesini, Le­nin, büyük bir önsezi yeteneğiyle "Savaş devrime sunulmuş en güzel hediyedir" sözleriyle karşılamış ve gelişmeler onu haklı çıkartmıştır.

Bu kısa cümle pek dik­kat çekmemişti: İsviçre'de, sürgün bir Rus devrimcisi olan Lenin'i, polis örgütü dışında kimse tanımamaktaydı. Rus İmpa­ratorluğu, çağdaşlarına güçlü ve istikrarlı bir devlet gibi gözükmekteydi. Fransa'da, "Rus borçları"nın (bir buçuk milyondan fazla Fransız küçük mevduat sahibinin de rızasıyla) ödeneceğine ve Rusların, ortak düşman olan Almanları silindir gibi "ezip geçeceği"ne ilişkin sonsuz bir güven du­yulmaktaydı. Ama, üç yıldan kısa bir sü­re içinde, savaş, zayıflıkları ve tıkanma noktalarını su yüzüne çıkararak çarlığın çöküşüne neden olacaktı. Sorun, cephe­deki başarısızlık değildi. Araç-gereç ye­tersizliğine, askeri komutadaki zayıflıkla­ra, önce Doğu Prusya (Tannenberg, 26-29 Ağustos 1914) sonra Galiçya'da (Mayıs 1915) yüz binlerce ölü, yaralı, tutsak veri­lerek, Litvanya, Galiçya ve Polonya'nın yitirilmesiyle sonuçlanan askeri hezimet­lere rağmen, Rus cephesi düşmemektey­di; ancak ekonomi, toplum ve siyasi ikti­dar çökmekteydi. En önemli pazarı olan Avrupa sanayiinden kopmuş ve savaş or­tamında üretimi tekelleşmiş Rus ekono­misi, tüketim malları ihtiyacını yeterince karşılayamamaktaydı. Şehirlerde yokluk baş göstermişti. Fiyatlar fırlamış, işsizlik artmıştı. Kırsal kesimde, ürünler, ikmal sorunları nedeniyle köylülerin ellerinde çürümekteydi. Şehirle kırsal kesim arasında, zaten her zaman, gergin ve istikrar­sız olan ilişkiler daha da kötüleşmişti. Aşırı merkeziyetçi iktidar, artık duruma hâkim olmamaktaydı. Eylül 1919'te bizzat ordunun başına geç­mişolan Çar, meczup bir üfürükçü olan gözdesi Rasputin ve askeri başarısızlıklar nedeniyle gözden düşmüştü. Du­ma, toplam birbuçuk yılda dört kez (1 Ağustos-16 Eylül 1915; 13 Kasım-30 Aralık 1916) toplanırken, her biri diğerinden ba­şarısız ve halk desteğinden mahrum hü­kümet ve bakanlık değişiklikleri birbirini izlemekteydi (1916'da beşten fazla içiş­leri bakanı, dört tarım bakanı, üç savaş bakanı değişikliği olmuştu). Toplumda, Alman asıllı imparatoriçenin ve Raspu­tin'e yakın çevrelerin, gizli bir barış an­laşması yapmak ve ülke topraklarını bile­rek düşman istilasına açtıklarına dair söylentiler yayılmaktaydı. Otokrasinin ülkeyi yönetemediği ve savaşı sürdüremediği açıkça görülmekteydi. İktidarın çökmesiyle birlikte, her yerde örgütlenen "komite"ler, gündelik yaşamın yönetimi­ni devlet adına üstlenmişlerdi. Yaralıları tedavi ediyor, kentlerdeki halkın ihtiyaç­larını karşılıyorlardı. Ruslar kendi kendi­lerini yönetmekteydiler: bir bakıma dev­rim başlamıştı bile. 1916 yılının sonun­da, ülkenin içine düştüğü durum oldukça karışıktı: Rasputin'in öldürülmesiyle (31 Aralık 1916) ortaya çıkan siyasi bunalım ortamında, başlangıçta önemsiz olan grevler yaygınlaşmış (1916'da bir mil­yon katılımcı), karışıklıklar orduyu sar­mış, özellikle, mülteci akınlarının leva­zım açığını artırdığı şehirlerdeki ulaşım aksaklıktan, cephe ve cephe gerisi gerek­sinimlerinin karşılanmasını zorlaştırmış­tı. Bu, gözden düşmüş ve zayıf rejim ar­tık "Şubat günleri"ne gebeydi.