Atatürk diyor ki :

"Benim yaptığım işler,biri ötekine bağlı gerekli olan işlerdir. Fakat,bana yaptıklarımdan değil,
Yapacaklarımdan söz edin.."

Kullanıcı Oyu: 0 / 5

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

Türkiye Kısa ömrüne rağmen, parlemento geleneğinin yerleşmesi bakımından bir başlangıç olmuştur.

İç ve dış sorunlar karşısında iyice bunalan Midhat Paşa'yı, bir « komplo » hazırladığı gerek­çesiyle, Kanunuesasî'nin 113. maddesinden aldığı yetkiye da­yanarak yurt dışına süren II. Abdülhamid, yabancı devletleri yatıştırmak düşüncesinin de et­kisiyle olsa gerek, ilk seçimlerin yapılmasını istedi. Ancak seç­menler, mebusları doğrudan doğruya kendileri seçmiyorlar, mebusları seçecek olan ikinci seçmenleri seçiyorlardı. Pek çok yerde bu seçim bile yapılamadı. Görüldüğü gibi, ilk parlamen­tonun oluşturulmasında uygu­lanan sistem, Osmanlı varlıklı sınıflarının siyasî temsiline olanak sağlıyor, ama halk bu mekaniz­manın dışında tutuluyordu. Se­çimlerde adaylıklar da kişiseldi; ülkede henüz siyasî partiler yoktu. Seçimlerin bir garipliği de, anayasının açık hükmüne rağmen, parlamentonun dört yıl için değil, sadece bir yıl için seçilmiş sayılmasıydı. Nitekim ilk Meclisi Mebusan bir yasama yılı faaliyette bulunmuş sayıldıktan sonra dağıldı, ikinci yasama yılı için yeniden seçimler yapıldı.

İlk Osmanlı meclisi 19 mart 1877'de padişahın söyleviyle açıldı. İlk meclis üç aydan biraz fazla, ikinci yıl toplanan meclis de iki ay kadar faaliyette bulundu. Her iki meclis de Osmanlı egemen sınıflarının temsilcilerinden oluşuyordu. Meclislerdeki ço­ğulculuğun ilginç yanı, değişik milliyet ve dinlere mensup üyelerin yarattığı mozaikti. Gay­rimüslimler meclisin üçte birini aşar sayıda temsil ediliyordu.

II. Abdülhamid'in aslında is­tediği bir « kukla meclis »ti. Ancak, işler pek onun istediği gibi gitmedi. Meclisi Mebusan üyeleri, meclisin haklarını ve özgür tar­tışma ortamını savundular; yasa tasarılarında özgürlükçü deği­şiklikler sağladılar (basın yasası); Rusya'ya karşı verilen savaşta hatalı gördükleri asker ve sivil yöneticileri, hatta pasif tutumu nedeniyle padişahı eleştirdiler; sadrazamın azledilmesini, savaş sorumluları için Divanı Harb kurulmasını sağladılar.

Meşrutiyet ve Kanunuesasî, yalnız padişahı değil, iç ve dış birtakım nüfuzlu çevreleri de tedirgin ediyordu. İçte şeyhül-islamlıktan başlayarak bütün kademeleriyle eleştirilen ilmiye, savaş başarısızlıklarından dolayı hesap vermeye çağrılan paşalar, düzenli bir maliye ve vergi sis­temini kendi spekülatif kazançları için tehlikeli sayan Galatalı bankerler ve nihayet bürokrasinin tutucu kanadı huzursuzdu. Dışta ise impatorluğun zaaflarını kendi yayılma planlarının sıçrama tahtası sayanlar, parlamentolu, nispeten denetimli ve katılımlı bir anayasal monarşinin, devletin siyasî birliğini yeniden sağla­masından korkuyorlardı. Ayrıca bunlar için, kendi ekonomik ta­lepleri bakımından, padişahı veya yukarı devlet bürokrasisini «ikna etmek », meclisli bir yönetimden ödün koparmaktan çok daha kolaydı. Üstelik, reform çalış­malarına koyulan meclis, onların müdahale kozlarını da ellerinden almaya başlamıştı.

Meşrutiyet cephesi ise zayıftı. Ufukta, anayasal bir rejime destek olabilecek millî burjuvazi ve halk kitlelerinin siyasî eylemi gö­rünmüyordu. Bu koşullar, II. Abdülhamid'e, «içinde bulunulan olağanüstü durum »(savaş ) ne­deniyle meclisi tatil etme fırsatını verdi. 14 şubat 1878 günü ger­çekleştirilen bu saray darbesinden sonra, meclis bir daha toplantıya çağrılmadı. Böylece Kanunuesasî, hukuken değilse bile, fiilen hü­kümsüz duruma düştü.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

GTranslate

trarzh-TWnlenfrdeelitptrues

En Son Yorumlar

Ziyaretçi Sayısı

1204263
BugünBugün319
DünDün2121
Bu HaftaBu Hafta6471
Bu AyBu Ay40707
Tüm ZamanlarTüm Zamanlar1204263